KİBRİT

ölü toprağı yutkundun mu hiç, havayı dilinle böldün mü, yalnızlığına perdeler ördün mü, sen hiç örgü perde gördün mü?

hayır.

emekten yoksun, fazlasına yoksulsun. 

bugünden dünü yaşamadın hiç, zamana biçilen kavrama gülmedin. bak, sorgulardaki aklın cevaplarına yetmedi. sensiz kaldın. kirpiklerinin ağırlığını hissediyorsun artık, zaman akıyor ama senden geçmiyor. yalnız kaldın. 

düş istiyorum.

çaldıklarından bir parça ver bana, açım ve doymak istiyorum. hırsızlığınla besle beni, gözüm doysun ve gönlüm yeniden doğsun.

hayır mı?

düş istiyorum.

kendinden uzağa düş ve seyret, ruhun kaç bedenin altında inleyecek. öğren, yaşların meğer o sevişmelerin teriymiş. kederin değil.

keder..

aramıza aynalar koyduğun gün başladı. sen, seni bende görmek istedin. ben ise sadece seni görmek.. kavgalarımız aynaları kırdı, gözlerinden topladım her bir parçayı. kör oldun. uzatıp da elini, kalbimi bulamadın.

aynaların kırıntıları kalbimin içinde kaldı ama sen,

sen gittin.

delüzyon nedir bilir misiniz? 

mutluluğa inanmaktır.

” farklı bir keyifle uyandı o sabah. sanki biri saçlarını okşayarak uyandırmış gibi. ki bu pek hiç olmazdı. adına mutluluk diyesi geldi ama üzerinde durmadı zira her sabah keyifli olurdu. tüm pencereleri ve perdelerini açtı. güneşin, teninin umuma açık yerlerinden fazlasını da ısıttığını hissetti.

kahvesini aynı şekilde yaptı, aynı şekilde yudumladı. tadında bir değişiklik yoktu ama kokusu farklıydı. bilmiyordu kahvenin anavatanını ama orada içiyormuş gibi geldi. bir sigara alıp yaktı tabakasından. sigara içerken güzel göründüğünü biliyordu.

bir gün önce rast geldiği ve çok sevdiği o şarkıyı çaldı tekrar. ve tekrar. allahım çok güzeldi. dans etti biraz. şaşırdı. dans etmezdi ki! işkillendi her gün kadar sıradan bir günün bu kadar güzel olmasına ama elleşmedi.

mecburi işlerini yapmaya başladı. ters giden bir şeyler yoksa, yapmaktan çok da haz etmediği bu işler, o sebepsiz neşeyi alıp götürmeliydi. götürmedi. masanın üzerinde duran dosyada yazılı adreslere baktı. gidesi yoktu. tam da o an uyandığından itibaren izlendiğini fark etti. toparlandı, bir sigara daha yaktı ki sigara içerken güzel göründüğünü biliyordu. konuşsa duyar mıydı izleyicisi onu düşündü. vazgeçti.

ellerine baktı. ne kadar güzeldiler. bu kadar güzel değildiler. ellerini onun görebileceği şekilde kucağına bıraktı. bir zaman arkadaş sohbetlerinde hayatı film tadında yaşamakla ilgili söylenenleri hatırladı. öyle olsundu. güzel göründüğünü düşündüğü her duruşunu aldı tek tek. onu beğensin istiyordu. filmlerdeki kadınlar böyle durumlarda can havliyle kendini arka bahçeye atıyor ya da banyoya kilitliyordu. o ise endişelenmesi gerektiği halde mutluluk duyuyor, korkması gerekirken zevk alıyordu ki az önce nefesini boynunda hissettiğine yemin edebilirdi.

bu gerçek olamayacak kadar akıl dışı, hayal ürünü olamayacak kadar gerçekti.nefes almayan birinden öyle sıcak çıkamazdı. bu sefer korktu ama yine izleyicisinden değil. pencereye baktı. yapması gerekeni biliyordu. kendini onbeş metreden aşağıya bırakacak ve delüzyon bitecekti. yazık ki delüzyon değilse bir b planı yoktu.. öyle de güzeldi ki..”

tanrı

«’düşünüyorum, varım’ :

düşünmek eylemi varsa bunu gerçekleştiren de vardır. sistem varsa, yaratıcı da vardır.

kabul edilen bu.

‘şimşek çaktı’ :

olan ile yapan aynı şey. şimşek çakar, çakışın kendisine şimşek deriz biz. özne olanın kendisidir. sistem olan şeydir.

belki de gerçek bu.

zamanın birinde birileri ”kainatın kendisini tanrı olarak isimlendirmiş”, ve ”ben tanrıyım” diye bağırmış. »

kimileri hala o sesi duyuyormuş.

“artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. artık ne istediğimizi bilmiyoruz; ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. istemek, yapmak ve bilmek eylemleri terk edilmedi; ama bir başkasına devredilerek genel olarak ilga edildiler.”

aynı mekandayım bugün. içkim, sigaram, dostlarım ve yağmur aynı. karşıdaki yazı aynı. mutluyum ama o aynı değil, o eksik. geçen zamandan sonra, geleceğe hep yarım. duruyorum, duruyorum ve gülümsüyorum. oraya bakıyorum, yazıya..

”bir insana dokunmak, evrenin kalbine dokunmaktır.”

dokunamıyorum kimseye, kimse de benden evrenin kalbini istemiyor. duruyorum, duruyorum ve gülümsüyorum. mutluyum ama hep bundan yarım.

eksik bir şey var işte..

şu vakte kadar gökyüzü ciğerime doldu, şimdiyse koynum yatağımda sigara kokuyor. yanlış yaşadık sanırım, hep geç kaldık. 

keşke sevmeyi bilseydik.

“seb-i yeldayı muneccimle muvakkit ne bilir
muptela-i gama sor kim geceler kac saat”

boş bakıyorsun.. sessizliğin gözlerinden gözlerime köprüler inşaa etmez, yanılıyorsun.. oysa umutların koşsun isterdim, düşmeden, hayallerimin içine. onları büyütsün, toplasın, ellerime sunsun.. umutların hayallerimi gerçek kılsın, isterdim.

ama isteklerim, çocukluktan gelen öğretilere uygun, elde edilemezler hala.. var olanla yetinmek, kabullenmek.. öfke ve pazarlık evresini çabuk atlatmak gerek.

oyunlar yalnız oynanmaz, sonu ölüm getirmez.. anla işte hayat oyun olamaz. büyü artık ve yalnızlığına dön, beni de dönerken köşede bırak. 

ve sen..

benim ateşli günlerimin yoksunluğu, gözündeki denizlerimin sahili, yaz eriğimin çekirdeği.. sen bana bir patik motifisin, parmaktan tavşan gölgesi, çıra kokusu..

seninle o eve gitmek istiyorum, kömürlü semaverden çay içip aynı örtünün altında yıldız saymak, şarkıyla koynumuza yıldız doldurmak. şarkı bitince tüm geceye yıldız yağdırmak istiyorum seninle.

ve dünün yarınına varıp güneş iki çıplak bedene doyunca, uyanmak seninle hiç bitmeyecek bir hayata. ardından yemişlerin en tazesiyle yeniden doğmak koskoca dünya’ya. koynundan bebekler seveceğim adam, yüzünün hasretiyle merhamete doyacağım adam, geçmişimi dahi mutlu eden adam.

içimi yaktın be adam..

yorgunum.

güne bu saatte uyanmak adil değil. iyi insanlar görüyorum hepsi yalnız. bazıları hafif uyuşturucularla daha iyi yazıyor, benim ise kalkıp pazarlık edecek halim yok. hayat ne verdiyse çok erken geri aldı..

kızgınım.

tanrı dedikleri! senin koskoca hayal cennetlerin var ya o küçücük kız çocuğuna yer mi yoktu? ne kadar acizsin. insanlar inanmak istermiş, bence çıkmaz yalnızlıkta hakaret edecek kimseleri yok..

üzgünüm.

birilerinin hayatının içinden cidden çocuklukta çizdiği resimler geçiyor mu ki? tüm merakım bu, şu zamanlarda. var mı hayalleri gerçek olanlar? elime mum dikseler, gidip uçurtmalar uçursak. iki dağın arasından nehirler geçerken, biz güneşli günlere uyanan yusufçuklar olsak. ama yok, yok!

yaşıyorum.

bu kadar çok kişinin yaşaması garip değil mi? hayat kötü, insanlar kötü ve buna rağmen ölüm en büyük korku. herkes mutsuz ya da sadece sanrı. sanrılar işte.

ben seninle sevişip aynı yastığa terlerken, sen çarşafı altımızdan çekip diğer kadınlara elbiseler diktin. çatal dillerinle eteğimdeki tüm nimetleri yedin, çöplerini toprağın altı yerine gözlerimin dibine gömdün ve ben sana kör oldum.

becerikliydin ama elbiselere değil altındakilere, onlar da kendilerini beğendiler senin sayende ve hediyeler sundular bedenine. boş zaman geçti, zamanlar boşa geçti. mutluydun ama ruhunla değil üstündekilerle, sen de kendini beğendin ve onlardan gittin. sevişmenin işteş halini her birinde yavaş yavaş kaybettin.

”elimde olsa dünyayı küçümserdim; 
iyisine de kötüsüne de yuf çekerdim. 
daha doğrusu bu aşağılık yere;
ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.”

hayyam

[Flash 9 is required to listen to audio.]

dudak kıvrımların; hayatın kefelerini iki yanda sabit tutmak için yukarıya hareket ediyor.. onlar zaten varlığının gerisinde hiç dolmuyor.. sen gülüşünle zamana dengeyi sunabiliyorsun ama o seçmek elindeyken kararsızlıktan tükeniyor. işte zaman böyle bitiyor ve tüm kefeler kırılınca bedenler kefenlere sarılıyor. yazık, herkesin katil oluşuna en yakını şahit oluyor. farkına varmadan dokunduğunuz hayatlar, yeni insanlara gebe kalır çünkü siz güçlüyseniz o korunmadan yoksun ve arzu dolu olur. kanunu yok diye katil olmanın zevkine varmaksa dileğiniz; zayıf ama çekici her şeyi kan dökmeden bu yolla öldürebilirsiniz. iki hayat iç içe geçtiği vakit illa ki nefesiyle yeni bir canlıya boşalacak hükmü yok ama kesinlikle ötekinin nefesi kesilecek günün birinde, toprakla karışmadan tüm hücrelerine zehri akıtmış olacaksınız böylece. aslında siz zaten bunları biliyorsunuz, tahminim o ki her insan cinayetler kılavuzunun ezberiyle düşüyor anne karnına ve yeterince nefret dolduğunda bunu yaymak için özgür olmaya koşuyor, doğuyor.

dünün yoksunluğundan çift görmek tüm zamanları.. elinden kayanları balığa çevirip, denize atlamak ardından.. adi belediyelerin huzursuz yollarında yürürken, yönetenlere inat senden daha dik başlı çiçeği fark edip durmak.. onu koklarken vakit kayıplarının aptallığına yanmak.. sen zamanı katlaya bilirsin ama kimse anlamaz işte.. biri durmaksızın düşüyorsa, dilediği zaman dilimini yerken de düşer.. biri o dilimleri yerken başkasının zamanının içinden de geçer.. ve iki akışı da durdurur.. bize görünür de iç içe geçmiş iki beden bırakır ve kaybolur.. ardından yeniden doğar, sen hayatla seviştiğin sürece zamanın yaşadığın her an yeniden doğar..